top of page

Bir sanat eserinin iyi olduğuna kim karar veriyor?

3 gün önce
7 dakikada okunur

Saatlerce fuarları gezdikçe, daha çok sergi gördükçe, daha fazla esere maruz kaldıkça insanın aklında bazı sorular belirmeye başlıyor. İlk başlarda şaşırtıcı gelen şeyler bir süre sonra birbirini tekrar etmeye başlıyor. Bir noktada doyuma ulaşıyorsunuz. Hep aynı şeyler, birbirinin benzeri işler, ruhsuz, tekdüze, mekanik üretimler… Ya da farklılık yaratmak ve izleyicide bir duygu uyandırmak adına eserin arkasına yerleştirilen kavramsal kurgular, süslü açıklamalar, uzun uzun anlatılması gereken hikâyeler…


Bir süre sonra kendime şu soruyu sormaya başladım:


İyi sanat eseri nerede? Bir sanat eserinin iyi olduğuna kim karar veriyor?



Art Basel, Frieze ve Contemporary İstanbul gibi uluslararası önde gelen sanat fuarları, sanat dünyasının yeni olanı, farklı olanı, henüz karşılaşılmamış olanı aradığı platformlar. Sanatçıların, galerilerin ve küratörlerin sürekli yeni bir şey söyleme, yeni bir dil geliştirme, daha önce yapılmamış olanı ortaya koyma çabası içinde olduklarını görüyoruz.


Peki, gerçekten hâlâ yapılmamış bir şey var mı?


Rönesans'tan sonra fotoğraf makinesinin icadıyla birlikte resmin gerçekliği kusursuz biçimde taklit etme zorunluluğu sorgulanmaya başladı. Artık bir görüntüyü gerçeğine en yakın biçimde yeniden üretmek, resmin tek amacı olmak zorunda değildi. İzlenimcilik, dışavurumculuk ve ardından gelen sayısız akım, sanatın ifade olanaklarını dönüştürdü. Her biri, sanatın ne olabileceğine ilişkin sınırları yeniden çizdi.


Bugün ise modern ve çağdaş sanatın açtığı geniş alanda neredeyse her şey mümkün. Malzeme, biçim, kavram, teknoloji, beden, mekân… Her şey sanatın konusu, aracı ya da kendisi olabilir.


Yapay zekâ da bu alana katıldı. Artık birkaç kelimelik bir komutla, teknik açıdan son derece etkileyici, estetik açıdan kusursuz görünen görüntüler üretilebiliyor. Üstelik bunu yapmak için yıllarca çizim çalışmak, renk bilgisi edinmek ya da bir malzemeye hâkim olmak gerekmiyor.


Bütün bunlar bizi yeni bir yere taşıyor mu? Yoksa zaten genişlemiş olan ifade alanımızın içinde, yalnızca daha hızlı ve daha fazla üretim yapmamızı mı sağlıyor?


Belki de artık asıl soruyu değiştirmemiz gerekiyor.


Daha önce ne yapılmadı? yerine…


Ben henüz kendimde neyi keşfetmedim?


Farklılık eserde mi, sanatçının kendisinde mi?


Farklılığın asıl kaynağı, sanatçının ne kadar sıra dışı bir biçim bulduğundan çok, dünyayı ne kadar derinden algıladığıyla ilgili.


Aynı ağaca bakan iki insan düşünün. İkisi de aynı gövdeyi, aynı dalları, aynı yaprakları görüyor. Fakat biri yalnızca bir ağaç görüyor; diğeri zamanın izlerini, yaşamın direncini, sessizliği, yalnızlığı ya da kendisine ait bambaşka bir duyguyu hissediyor.


Gördükleri aynı olsa da algıladıkları aynı değil.


Sanat da biraz böyle değil mi?


Sanatçının farkı, yalnızca elinin becerisinde, kullandığı teknikte ya da seçtiği konuda saklı değil. Onun dünyayla kurduğu ilişkide, kendine ne kadar yaklaşabildiğinde, ne kadar hissedebildiğinde, kendi içinden geçene ne ölçüde tanıklık edebildiğinde gizli.


Çünkü her insanın titreşimi başka. Her birimizin dünyayı algılama biçimi, yaşadıkları, korkuları, sevinçleri, yaraları ve keşifleri farklı. Bu farklılığın sanat eserine yansıması için mutlaka yeni bir biçim icat etmek gerekmiyor.


Bazen aynı çiçeği yüzlerce sanatçı resmedebilir. Fakat birinin çiçeğinde yalnızca bir çiçek görürken diğerinde yaşamın kendisine dokunabiliriz.


İşte benim aradığım fark burada başlıyor.


Sanatçının kendi farkındalığı derinleştikçe, eseri de kendine özgü bir derinlik kazanıyor. Bu derinlik her zaman açıklanabilir, ölçülebilir ya da bir kavrama dönüştürülebilir olmayabilir. Bazen yalnızca hissedilir.


Belki de sanatın en güçlü tarafı tam olarak budur: Sözcüklerin ulaşamadığı bir yere dokunabilmesi.


Peki, bize iyi bir sanat eseri olduğunu kim söylüyor?


Bir sergiye giriyorsunuz. Duvarda uzun bir açıklama okuyorsunuz. Eserin hangi kavramları sorguladığını, hangi toplumsal meseleye işaret ettiğini, hangi düşünsel arka plan üzerine kurulduğunu öğreniyorsunuz. Küratörün metnini, sanatçının açıklamasını dinliyorsunuz.


Bir süre sonra esere başka türlü bakmaya başlıyorsunuz. Belki anlam kazanıyor. Belki de kazanmış gibi hissediyorsunuz.


Peki, gerçekten ne oldu?


Eser mi size dokundu, yoksa eser hakkında anlatılanlar mı sizin yerinize hissetmeniz gereken şeyi belirledi?


Elbette kavramsal çerçeveler, sanat tarihi bilgisi ve küratoryal metinler değerlidir. Bir eserin arka planını anlamamızı, sanatçının niyetini kavramamızı ve ilk bakışta fark etmediğimiz katmanları keşfetmemizi sağlayabilirler. Her eserin ilk anda anlaşılması ya da hemen duygusal bir karşılık bulması da gerekmez.


Ancak burada ince bir çizgi var.


Bir eseri anlamak için ona yaklaşmak başka, o eserin değerli olduğuna başkaları söylediği için inanmak başka.


Müzeler, galeriler, küratörler, koleksiyonerler, eleştirmenler ve sanat piyasası elbette sanat dünyasının oluşmasında önemli roller üstleniyor. Bir eserin görünürlüğünü, dolaşımını ve piyasa değerini büyük ölçüde bu yapılar etkileyebiliyor.


Fakat görünür olmakla değerli olmak, yüksek fiyatla satılmakla iyi olmak, önemli bir koleksiyona girmekle insanda derin bir iz bırakmak aynı şey mi?


Bir eserin kurumsal olarak kabul görmesi, onun her izleyici için anlamlı olması gerektiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir eserin ilk bakışta anlaşılmaması da onun değersiz olduğunu kanıtlamıyor.


Asıl mesele, bu ayrımı yapabilecek bir algı geliştirebilmekte.


Kendi duygularımıza, düşüncelerimize ve sezgilerimize güvenebilmeyi öğrenmekte.


İzleyicinin kendi sesini duyması


Sanat dünyasında sanatçıdan çok eserin seçilme biçiminin, onu çevreleyen anlatının ve onu onaylayan otoritelerin konuşulduğu zamanlar oluyor. Bazen sanatçının kendi sözünün bile eserin arkasında kalabildiğini hissediyorum.


Oysa sanat, yalnızca üretilen ve sergilenen bir şey değil. Aynı zamanda karşılaşma.


Sanatçı bir şey ortaya koyar. Eser, sanatçının elinden çıkar ve kendi yolculuğuna başlar. İzleyiciyle karşılaşır. Her izleyicide başka bir duygu, başka bir düşünce, başka bir çağrışım uyandırabilir.


Bu karşılaşmada izleyicinin de söz hakkı olmalı.


Bir eseri beğenmediğimizde bunu söyleyebilmeliyiz. Bir sergideki seçkiyi yetersiz bulduğumuzda eleştirebilmeliyiz. Bir bienalde ya da müzede karşılaştığımız işlerin bize ne hissettirdiğini, ne düşündürdüğünü açıkça ifade edebilmeliyiz.


Bunun için sanat tarihçisi olmamız, sanat eğitimi almamız ya da belirli bir çevrenin onayını kazanmamız gerekmiyor.


Elbette bir eseri değerlendirmek için bilgi edinmek, bağlamını anlamak ve aceleci yargılardan kaçınmak önemli. Fakat bütün bunlar, kendi deneyimimizi geçersiz saymamızı gerektirmiyor.


Bir eserin karşısında durup kendimize şu soruları sorabiliriz:


Bende ne uyandırıyor?


Beni düşündürüyor mu, şaşırtıyor mu, rahatsız ediyor mu, heyecanlandırıyor mu?


Bana daha önce fark etmediğim bir şeyi gösteriyor mu?


Yoksa yalnızca hakkında anlatılanları bildiğim için mi önemli olduğunu düşünüyorum?


Sanat karşısında kendi sesimizi susturmadan, başkalarının sesini de duyabilmek… Belki de ihtiyacımız olan denge bu.



Güzel olanı istemeye hakkımız yok mu?


Burada bir başka soru daha ortaya çıkıyor: Sanatın amacı mutlaka güzel olmak mıdır?


Hayır. Sanatın yalnızca güzelliği üretmek zorunda olduğunu düşünmüyorum. Sanat rahatsız edebilir, sorgulatabilir, karanlıkla yüzleştirebilir, alışkanlıklarımızı bozabilir. Bazen güzellikten çok hakikate yaklaşmak ister.


Fakat güzellik de sanatın meşru bir alanı. Duyarlılık, zarafet, uyum, incelik ve hayranlık uyandırma gücü de küçümsenecek değerler değil.


Neden bazı sergilerde karşılaştığımız işlerin bizi şaşırtmasını, düşündürmesini, içimizi açmasını, hatta yalnızca güzellikleriyle bize iyi gelmesini isteyemeyelim?


Neden her zaman rahatsız edilmek, sarsılmak ya da alışılmışın dışına çıkarılmak zorundaymışız gibi hissedelim?


Güzelliği istemek yüzeysellik değildir. Tıpkı bir eserin çirkin, sert ya da rahatsız edici olmasının onu kendiliğinden derin yapmaması gibi.


Bir eserin değeri, yalnızca ne kadar hoş göründüğüyle ölçülemez. Ama ne kadar tuhaf, kışkırtıcı ya da alışılmadık olduğuyla da ölçülemez.


Bence mesele, eserin neyi amaçladığı ve bu amacı ne ölçüde gerçekleştirebildiğiyle ilgili.


Bir sanat eseri beni rahatsız ediyorsa, bunun bir nedeni olabilir. Beni derinden etkiliyorsa, bunun da. Fakat sırf rahatsız edici olduğu için derin, sırf güzel olduğu için sığ olduğunu peşinen kabul etmek, başka bir kalıba teslim olmak değil midir?


Sanatın özgürlüğünü savunurken kendi yargımızın özgürlüğünü de korumalıyız.


Sanatçı denemeli, yanılmalı, risk almalı, hatta başarısız olabilmeli. Çünkü yeni olanın neye dönüşeceği önceden bilinemez.


Ancak sanatın özgürlüğüne saygı duymak, ortaya çıkan her işi sorgulamadan yüceltmek anlamına gelmemeli.


Bir eseri saçma bulabiliriz. Nedenini açıklamaya çalışabilir, üzerine düşünebilir, yine de beğenmeyebiliriz. Başkalarının onda gördüğü değeri göremeyebiliriz.


Aynı şekilde, bugün bize anlamsız gelen bir işin yıllar sonra farklı bir anlam kazanabileceğini de kabul etmeliyiz.


Önemli olan, ne her yeniliği küçümsemek ne de her yeniliği sorgusuzca kutsamak.


Belki de yapmamız gereken, bir eserin etrafında oluşturulan balonla eserin kendisini birbirinden ayırmayı öğrenmek. Balonu büyüten anlatı ne kadar etkileyici olursa olsun, eserin kendi varlığına da bakabilmek.


Çünkü bazen bir eser, kendisi hakkında söylenenlerden çok daha fazlasıdır.


Bazen de hakkında söylenenlerin ağırlığı altında ezilir.


Sanatta yeni bir devir: Daha fazla biçim değil, daha fazla farkındalık


Belki de sanatın önündeki asıl eşik, daha önce görülmemiş bir biçim bulmak değil; insanın kendi algısını derinleştirmesi.


Daha çok üretmekten, daha çok uyaran yaratmaktan, daha çok şaşırtmaktan öte bir şeyden söz ediyorum.


Daha derin görmekten.


Daha incelikli hissetmekten.


Kendi içimizde olup bitenlere daha fazla tanıklık edebilmekten.


Sanatçı kendi farkındalığını derinleştirdikçe, eseri de bu yolculuğun izlerini taşır. İzleyici kendi farkındalığını geliştirdikçe, esere yalnızca gözleriyle bakmakla kalmaz; kendi deneyimiyle karşılaşır. Başkasının ona ne hissetmesi gerektiğini söylemesini beklemeden, eserin kendisinde uyandırdığı şeyi keşfetmeye başlar.


O zaman sanatla kurduğumuz ilişki de dönüşebilir.


Bir eserin bize ne anlatması gerektiğini önceden bilmek zorunda kalmayız. Onu anlamak için mutlaka uzun açıklamalara ihtiyaç duymayız. Bazen bir renk, bir bakış, bir hareket, bir ışık ya da sessizlikteki bir ayrıntı yeter.


Duygu uyandırmak için her zaman daha büyük sözlere, daha çarpıcı görüntülere, daha karmaşık kurgulara ihtiyaç olmayabilir.


Bazen en derin etki, en sade biçimde ortaya çıkar.


Belki de aradığımız şey budur: Zorlamadan var olan, kendini ispatlamak için bağırmayan, dikkat çekmek uğruna aşırılığa kaçmayan bir ifade. Kendi hakikatinden doğduğu için doğal, kendi derinliğinden beslendiği için güçlü, kendi varlığıyla yetinebildiği için zarif bir ifade.


Ben buna ilahi olanın zarafeti diyorum.


Bir şeyin gerçekten kendisi olabilmesindeki o tarifsiz incelik…


Peki, iyi sanat eseri nerede?


Belki bir müzenin en büyük salonunda.


Belki bir galerinin duvarında.


Belki de henüz kimsenin keşfetmediği bir sanatçının atölyesinde.


İyi bir sanat eserinin yalnızca belirli kurumlarda, koleksiyonlarda ya da yüksek fiyatlarla alınıp satılan işler arasında bulunabileceğini düşünmüyorum. Aynı şekilde, kurumsal olarak tanınan bir eserin değerini de sırf bu nedenle reddetmiyorum.


Bana göre iyi bir eser, sanatçının kendi hakikatine ne kadar yaklaşabildiğinde; ortaya koyduğu biçimle, malzemeyle ve niyetle ne kadar sahici bir ilişki kurabildiğinde aranmalı. Ve o eser, izleyicisiyle karşılaştığında, kendi içinde yeni bir düşünceye, duyguya ya da farkındalığa yer açabildiğinde bambaşka bir boyut kazanmalı.


Bunun tek bir ölçüsü olmayabilir. Belki de olmamalı.


Ama bu, hiçbir ölçütün bulunmadığı anlamına da gelmiyor. Teknik yeterlilik, ifade gücü, özgünlük, düşünsel derinlik, malzemeye hâkimiyet ve eserin kendi amacıyla kurduğu ilişki, değerlendirmemizin parçaları olabilir. Her izleyici bunlara farklı ağırlıklar verebilir.


Sanatın güzelliği de biraz burada değil mi? Aynı eserin farklı insanlarda farklı karşılıklar bulabilmesinde…


Yine de bir şeyi unutmamalıyız: Bir eserin değerini belirleyen mekanizmaları sorgulamak, kendi beğenimizi mutlak doğru ilan etmek demek değildir. Kendi görüşümüzü savunurken başkasının farklı görüşüne de alan açabilmeliyiz.


İhtiyacımız olan şey, yeni bir otorite yaratmak değil; daha bilinçli, daha özgür ve daha duyarlı bir sanat izleyicisi olmak.


Öyleyse bir sergiye girdiğimizde, bir müzeyi ya da bienali gezdiğimizde kendi deneyimimizi ciddiye alalım. Bizi etkileyen işlerin neden etkilediğini, etkileyemeyenlerin neden karşılık bulmadığını düşünelim. Sorgulayalım, eleştirelim, konuşalım. Bize sunulanı yalnızca sunulduğu için doğru kabul etmeyelim.


Sanatçının deneme özgürlüğünü koruyalım. Fakat izleyicinin beğenmeme, eleştirme ve kendi kararını verme özgürlüğünü de aynı ölçüde savunalım.


Çünkü sanat, yalnızca eser üretmekle tamamlanmıyor. Onunla kurduğumuz ilişkiyle de yaşamaya devam ediyor.


Ve belki de geleceğin sanatında açılacak yeni sayfa, henüz hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmakla değil; hepimizin önünde duran şeye, ilk kez gerçekten bakabilmekle başlayacak.


Belki artık farklılığı, yalnızca sanat eserinde değil, ona bakarken kendimizde neyi keşfedebildiğimizde aramalıyız.


İyi sanat eseri nerede, diye soruyorsak belki önce şunu sormalıyız:


Ona bakarken gerçekten görüyor muyuz, yoksa bize gösterileni mi görüyoruz? İşte sanat bize böyle bir kapı açıyor ; Sorgulama kapısı. Ama onu bile sorgulayamıyorsak yaşamın diğer  alanlarını nasıl sorgulayacağız ? Bize sunulanı doğru olarak alıp kabul edip hala hayatımız üzerinde bir gücümüz olmadığına inanarak, bizim hayatımız üzerinde güç sahibi olmaya çalışanlara teslim oluyoruz.


Bizler birer kurban olarak yaratıldığımıza inanmayacak kadar yüksek bilinçli varlıklar olarak yaratıldık ...


Ahsen Küçükçalık

 
 
 

Yorumlar


Abone listemize katılın

bottom of page