top of page

Yavaşlamayı Bilmeyen Robotlar ve Anı Yaratan Resimler



Geçtiğimiz günlerde Çin’de düzenlenen Dünya Humanoid Robot Olimpiyatları’ndan görüntülere bakıyordum. Bazı robotların hız aldıktan sonra yavaşlamayı beceremeyip duvarlara tosladığını, yere düştüğünü, hatta parçalarının etrafa saçıldığını görünce önce beceriksizliklerine güldüm. Sonra, garip bir şekilde onlara üzüldüğümü fark ettim.


Çünkü o robotlarda bir şekilde kendimizi gördüm.


Özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayan, çalışan, üreten ve aynı zamanda sanatla bağ kurmaya çalışan insanların halini düşündüm. Kendimi de…

İş hayatının hız, performans ve hedef odaklı yapısı; şehrin otobanlarında durmaksızın akan trafik; sürekli yetişilmesi gereken işler, cevaplanması gereken mesajlar, ulaşılması gereken hedefler…

Çoğumuz bu hızın içinde sanatsal bir faaliyete yer bile açamıyoruz. Açabilenler ise başka bir yanılgıya düşüyor: Sanatı da aynı hızla yapmak gerektiği..


Oysa sanat acele etmez.

Ve kişi bu hıza ayak uyduramadığında, ortaya çıkardığı işi yeterince hızlı, iyi ya da “başarılı” bulmadığında hayal kırıklığına uğruyor. Bir süre sonra da “Ben galiba yetenekli değilim” diyerek vazgeçiyor.


Belki de sorun yetenekte değil.

Belki sorun, yavaşlamayı unutmuş olmamızda.


"Karaya Çıkış" Tuval üzerine Yağlıboya - Ahsen Küçükçalık
"Karaya Çıkış" Tuval üzerine Yağlıboya - Ahsen Küçükçalık


Doğanın acelesi yok


Doğada bulunduğunuz bir anda biraz durup gözlem yapmayı deneyin.

Ağaçlara bakın.

Kuşlara, çiçeklere, toprağa…

Doğanın hiçbir yere yetişmeye çalışmadığını fark edersiniz.

Bir ağaç bir sonraki hedefini düşünmez. Bir çiçek “daha hızlı açmalıyım” demez. Bir kuş, bugün ne kadar verimli olduğunu hesaplamaz.

Hepsi kendi ritminde var olur.

Sadece o anda.

Bunu yalnızca gözlemlemekle kalmaz, bir süre sonra hissetmeye de başlarsınız.


Doğada bildiğimiz anlamda sanat yapan bir canlı neredeyse yok. Sanatsal yaratım insana özgü bir davranış gibi görünüyor. Ama insan da doğanın bir parçası neticede.


Belki de bu yüzden sanatsal yaratımın doğasında da doğanın kendisi gibi bir acelecilik yoktur.

Bir ressam tuvalinin ya da kâğıdının karşısına geçtiğinde yalnızca bir resim yaratmaz.

Aslında şu anı, şimdiyi yaratır


Peki biz ne kadar gerçekten “şimdi”deyiz?


Günlük hayatınızda geçirdiğiniz zamanın ne kadarı gerçekten içinde bulunduğunuz ana ait?

Bir düşünün.

Çoğu zaman zihnimiz ya geçmişte yaşanmış bir olayın içinde dolaşır ya da henüz gerçekleşmemiş bir geleceği tasarlıyordur.

Dün söylediğiniz bir söz…

Yarın yapmanız gereken bir iş…

Gelecek hafta yetiştirmeniz gereken bir proje…

Bir sonraki toplantı…

Bir sonraki hedef…

Bedenimiz bulunduğumuz yerde olsa bile zihnimiz çoğu zaman başka bir zamandadır.

Oysa resim yaparken, özellikle de gerçek anlamda yaratımın içine girdiğimizde, zihnin bu sürekli ileri geri hareketi yavaşlamaya başlar.

Fırçanın tuvale değdiği an, boya ile yüzey arasındaki ilişki, ışığın değişimi, rengin başka bir renkle karşılaşması…

Bütün bunlar sizi şimdiye çağırır.


Resim yapmak, bir anlamda zamanı durdurmak değil; zamanın içinde gerçekten bulunmaktır.


Sosyal medya bize ne öğretiyor?


Bugün sosyal medyanın hızlı tüketim kültürü, sanatın algılanış biçimini de değiştirmeye başladı.

Özellikle resim sanatında, hızlı sonuç gösteren, performans duygusu yaratan, birkaç saniye içinde “önce-sonra” etkisi oluşturan videolar daha fazla ilgi görüyor.


Oysa bir sanatçının atölyesinde tek başına geçirdiği 50 saatlik çalışma; sırt ağrıları, tekrarlar, başarısız denemeler, beklemeler, silmeler, yeniden yapmalar ve uzun sessizliklerden sonra ortaya çıkan harika bir eser, bazen yalnızca 10 saniyelik bir videoya sıkıştırılıyor.


Bunun bir sonucu olduğunu düşünüyorum;


İzleyici, o 10 saniyeyi gördüğünde eserin arkasındaki 50 saati hissetmeyebiliyor.

Ve farkında olmadan kendisi için yanlış bir ölçü oluşturuyor:

“Ben de bunu bu kadar hızlı yapabilmeliyim.”

Yapamayınca da:

“Demek ki yeteneğim yok.”

Henüz başlamadan, zihninde bitiriyor.


Close-up view of a canvas with an oil painting in progress

Atölyede yavaşlamayı öğrenmek


Atölyelerime gelen öğrencilerin önemli bir bölümünü geçmişte ya da halen çalışma hayatının içinde olan, hem evde hem dışarıda çalışa kadınlar oluşturuyor.

Çoğunun ortak bir özelliğini zaman içinde gözlemledim.

Atölyeye geldiklerinde de iş hayatındaki hızlarını beraberlerinde getiriyorlar.

Bir an önce başlamak, bir an önce ilerlemek, bir an önce güzel bir sonuç almak istiyorlar.

Fırçayı ellerine aldıkları anda büyük bir telaş başlıyor.


Bunun yanında kendilerine karşı çok yüksek beklentiler taşıyorlar. En küçük hatayı bile büyütüyor, yaptıkları işi sürekli eleştiriyor, mükemmel olmaya çalışıyorlar.


Bazen benim işim onlara ne yapacaklarını öğretmekten önce, yavaşlamayı hatırlatmak oluyor.

Atölyenin enerjisine göre, zaman zaman işe başlamadan önce kısa bir anda kalma meditasyonu yaptırmamın nedeni de bu.


Önce durmak.


Nefes almak.


Bedenimizi bulunduğumuz yere getirmek.


Sonra fırçayı elimize almak.


Çünkü yaratımın başlayabilmesi için önce bizim orada olmamız gerekiyor.


Dolu kovanın boşalması gerekir


Yaratım sürecini tetikleyen şey çoğu zaman çok basittir:

Fırçayı ya da kalemi elinize almak.

Ne yapacağınızı tam olarak bilmiyor olsanız bile.

Çünkü çoğu zaman ortaya çıkmayı bekleyen şeyler zaten içinizde birikmiştir.


Düşünceler.


Duygular.


Yaşanmışlıklar.


Gördüğünüz bir ışık.


Bir yüz.


Bir renk.


Bir özlem.


Bir korku.


Belki adını bile koyamadığınız bir his…

Bunlar zamanla bir kovayı doldurur gibi birikir.

Ve kova dolduğunda onu boşaltmanız gerekir.

Sanat, bazen o kovayı boşaltmanın yoludur.

Boşaltırsınız ki yeniden dolabilsin.

Ama burada çok önemli bir şey daha var:

Kovanın yeniden dolması için beklemek gerekliliği.


Her an üretmek zorunda değilsiniz.

Her dakika yaratıcı olmak zorunda değilsiniz.

Sürekli yeni bir şey ortaya koymak zorunda değilsiniz.

Bir insanın hayatında dolu olduğu anlar kadar boş kaldığı, durduğu, gözlemlediği, hiçbir şey yapmadığı zamanlara da ihtiyacı vardır.

Çünkü o sessizliklerde birikim olur.

Ve bazen hiçbir şey yapmadığınızı düşündüğünüz zamanlarda aslında içinizde çok şey olmaktadır.



Belki de mesele üretmek değil, var olmaktır


Modern hayat bize sürekli üretmemiz gerektiğini söylüyor.


Daha hızlı.


Daha çok.


Daha iyi.


Daha görünür.


Daha başarılı.


Ama insan bir makine değil.

Ve sanat da bir üretim bandı değil.

Bir resmin değerini yalnızca onu kaç saatte yaptığınız belirlemez.

Hatta belki resmin asıl değeri, geçirdiğiniz o saatlerin içinde ne kadar orada olduğunuzla ilgilidir.

Bir tuvalin karşısında geçirdiğiniz üç saat boyunca gerçekten oradaysanız, o üç saat yalnızca bir resim üretmiş olmazsınız.

Kendinizle de zaman geçirmiş olursunuz.

Belki uzun zamandır duymadığınız bir tarafınızı duyarsınız.

Belki içinizde biriken bir şeyi dışarı çıkarırsınız.

Belki sadece nefes alırsınız.

Ve belki de sonunda fark edersiniz:

Ben aslında resim yaparken zamanın durduğu anda, kendimi buluyorum.




Son söz: Ruhunuzu zamana sıkıştırmayın


Siz sanatsal yaratımı olan ruhlarsınız.

Oysa ruhun özgür kalabilmesi için zamanın sürekli peşinden koşmayı bırakmamız gerekiyor.

Peki bunu nasıl yapacağız?


Anda kalarak.


Peki anda nasıl kalacağız?


Bazen hiçbir şey yapmadan.


Bazen doğayı izleyerek.


Bazen nefes alarak.


Ve bazen bir fırçayı elimize alıp bir tuvalin karşısına geçerek.


Çünkü resim yapmak yalnızca bir resim yapmak değildir.


Resim yapmak, anı yaratmaktır.


Ve belki de hayatın bütün o hızının içinde kendimize verebileceğimiz en büyük hediye budur:


Bir anlığına durmak.


Yavaşlamak.


Ve gerçekten orada olmak.



Ahsen KÜÇÜKÇALIK










 
 
 

Yorumlar


Abone listemize katılın

© AHSEN KÜÇÜKÇALIK 2026 |

  • Instagram
  • Facebook
  • LinkedIn
  • YouTube

E_BÜLTEN'E ABONE OL

Teşekkürler 

bottom of page