Ara
  • Ahsen Küçükçalık

FAHİŞE - Kıssadan Hisse


Köyün dışındaki tarladan uzun eteğini yerlere sürte sürte neşe ile elinde tarladan topladığı taze ürün sepeti ile eve dönüyordu. Bedeni bir genç kız bedeni olmuştu ama hala yeni arkasında bırakmakta olduğu çocukluğunun saflığı onunla birlikteydi. Birden uzaktan bağırışlar ve atlı sesleri duydu. Daha önce annesinden duymuştu köylere saldıran haydutları. Ya onlarsa ? Hemen telaşla adımlarını hızlandırdı koşmaya başladı. Sokağı dönünce gördüğü karşısında dehşete kapıldı. Eşkiyalar çoktan köye varmış, evleri ateşe vermiş, herkesi öldürmüş ve ortalığı talan etmeye devam ediyorlardı. Hala hayatta kalmayı başarmış birkaç köylü direnmekteydi. Hemen geri dönüp saklanmak istedi. Ama haydutlardan bir tanesinin gözüne ilişivermişti bile. Atını ona doğru sürdü, bir el hareketi ile yakaladı. O çelik gibi kuvvetli ve korkunç pençeden kurtulmak imkansız gibiydi. Adamın ağzı sulanmaya başlamıştı ki bir başkası arkadan gür bir sesle emretti : “Ona dokunma, bize çok para kazandırır. Ganimetlerin yanına koy.” Adam istemeye istemeye emri yerine getirdi . Genç kızı köyden birkaç genç kızın daha içine konulduğu demir parmaklıklı bir kafese atıverdi.

Birkaç saat sonra atlılar hareket ettiğinde kafes de onlarla birlikte hareket etti ve bir süre sonra köyü ve içindeki mutluluğu, masumluğu, sevinçleri, ailesi gözden kayboldu.

Kafeste geçirdikleri birkaç geceden sonra daha önce görmediği kadar kalabalık bir şehre ulaştılar. Pazar yeri gibi bir meydan. Burası ülkenin en büyük köle pazarıydı. Çalıştırmaya işçi, hizmetçi vs. ihtiyacı olanlar buradan soylu evlerine köle alırlardı. Kaçıranlar onu çok paraya satmaya hevesli gibiydiler. Diğer kızlardan daha güzel olduğu aşikardı. Ona omuzlarını açıkta bırakan, uzun, kabarık etekli, kırmızı bir elbise giydirdiler. Utanmıştı bu elbisenin içinde. Çıplak gibi hissetmişti. Onu bir kürsünün üzerine çıkarıp açık arttırmayı başlattılar. Etrafta böyle güzel bir şeyi ucuza kapatmaya çalışan birçok paralı “soylu” öne para sürdü. En nihayetinde çok parası olduğu giyiminden belli olan bir iş adamına satıldı.

Adam şehrin en büyük genelevlerinden birini işletiyordu. Sermayeleri arasına ona çok para kazandıracak birini daha katmışlığın sevinci ile onu evin en kıdemlisine teslim etti. Adını Kırmızı koydular. Hem elbisesi nedeni ile hem de gözlerindeki alev gibi bakış nedeni ile.

Gözlerindeki alev zamanla söndü, donuklaştı. Kaderine razı oldu. Başka elinden bir şey gelmezdi zaten. Nereye gidebilir, ne yapabilirdi ki başka .

Hiç müşterisi eksik olmuyordu. Biri gidiyor, diğeri geliyor. Hiçbiri de ona güzel bir söz söylemiyor, ya da bir sevgi belirtisi göstermiyorlardı. Sadece işlerini yapıp arkalarını dönüp gidiyorlardı. Karşılığında adamların patronuna bıraktığı paradan bir kuruş bile almıyordu. Karnı doyuyordu o kadar. Evdeki her hangi bir eşyadan farkı yoktu. Hiçbir değeri yoktu. Tüm erkekler sevgisizdi. Sadece onu kullanıp giderlerdi. Ne bir teşekkür, ne bir gülümseme. Bari karşılığında para almış olsa en azından derdi ki “ bu iş ve karşılığında hayatımı kazanıyorum” Hayır o da değildi. Bu kadar bir onuru bile ona çok görmüşlerdi.

Kazara hamile kaldığını öğrenen kadınlar, onun işten kalmasını istemeyen patronlarının emrini yerine getirip zorla çocuğu düşürdüler. Bir kadın başka bir kadına bunu nasıl yapardı anlamıyordu. İlkel yöntemlerle kıza işkence edip işleri bitince kan revan içinde bıraktılar onu orada. Biraz kendine geldiğinde artık bu dünyaya dayanacak gücü kalmamıştı. Son kalan dermanı ile koşarak uçurumun kenarına geldi. 100m aşağıda deniz onu çağırıyor gibiydi. Kendini bıraktığında tüm işkenceleri bitecekti. Başka çaresi yoktu. Kafası, duyguları donmuştu. Zaten zor ayakta duruyordu ki bir öne bir arkaya sendelerken öne kendini boşluğa bırakıverdi.

Denizin içinde yavaş yavaş derine batarken, yukarıda güneşin ışığı ile parlayan suyun maviliği, derinliğin sessisliği, suyun serinliği ona derin bir huzur verdi. Ve dibe doğru yavaşça hiç kurtulma çabası göstermeden süzüldü ve gözden kayboldu.

Eğer zamanı geri sarsaydık. Bu genç kızın kendini öldürmek dışında yapabileceği başka bir şey olmaz mıydı ? Ölümü bile göze aldıktan sonra insan başka neyden korkardı ki ? Neden kaçmayı denemedi hiç ? Ne kaybederdi ? Hayatını mı? Sonunda hayatını kendi elleri ile feda etmedi mi? Neden sesini hiç yükseltmedi ? O kadar kolay teslim oldu ? Mücadele etmedi ?

Hayatta başımıza ne gelirse gelsin durumu değiştirmeye gücümüz yetmese de ona karşı tavrımız ve niyetimiz bizi biz yapar. Sanki en korktuğumuzmuş gibi görünen ölüm aslında kolay olandır. Birçoklarımız ya bir anda ya da yavaş yavaş kötü alışkanlıklarla kendimizi öldürmeyi tercih etmiyor muyuz ? Zor olan ise kalıp mücadele etmektir. Kahramanlıklar, destanlar bu şekilde yazılmıştır. Bu hikayedeki gibi bir durum olmasa bile günlük hayatlarımızda sürekli kendimizi kurban rolünde buluruz. Başıma gelen onun yüzünden, bu şart yüzünden vb. söylemlerle içinde bulunduğumuz durumu bizden ayrıymış gibi gösterip çıkmak için adım atmayız. Kurban olmak köle olmak kolaydır. Bildiği altın kafesinde mücadele etmeden sahibi tarafından saatinde besleneceğini bilmenin sanal güvencesi içinde kalmak bize güvenli gelir. Özgürlük ise bilinmeyene kucak açma cesaretidir. Sorumluluktur. İradedir. İmandır.

Ahsen Küçükçalık / 28.03.2017

Resim: İnternetten


50 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

MASKE